English

To receive the link to join the online meeting:

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ikinci yıldönümünde, herkesi yeni pervasız durumla kolektif olarak yüzleşmek için çevrimiçi bir toplantıya davet ediyoruz. Gazze Şeridi’nde her gün katliam yaşanırken bir şey netleşiyor: savaş genişliyor, savaş sürecek, savaşın kaçınılmazlığını reddetmek için kolektif stratejilere ihtiyacımız var.

“Savaşa Karşı Daimi Meclis” (Permanent Assembly Against War – PAAW) olarak bu durumu tanımlamak için Üçüncü Dünya Savaşı’nın içindeyiz dedik ve bunu tekrarlıyoruz. Bu sadece savaşın yayıldığı anlamına gelmiyor, aynı zamanda etkilerinin ve mantığının savaşılan alanların ötesine geçerek toplumsal mücadeleleri de etkilediği anlamına geliyor. Bu senaryodan çok kutuplu yeni bir dünyanın doğmakta olduğunu kabul etsek bile, kapitalist toplumsal düzenin daha fazla ve yeni siyasi yöneticisinin sosyal adaletten yana olacağına ya da savaş mantığından vazgeçeceklerine inanmıyoruz. Aksine, savaş mantığının daha da genişlemesi söz konusu olabilir. Çok kutuplu bir dünyada bile, işçi mücadeleleri ve toplumsal hareketler jeopolitiğin ağırlığı altına gömüldüğünde ya da otoriter rejimlerin, mezhepsel siyasi projelerin veya ulusal politikaların destekçilerine indirgendiğinde, özerk bir savaş karşıtı pozisyonun ortaya çıkabileceğine inanmıyoruz. Pasif kaldığımız ya da savaşan taraflardan biri ya da diğeri lehine pozisyon aldığımız sürece, mezarımızı kendi ellerimizle kazmış oluyoruz. Bugün, savaş karşıtı uzun süreli bir muhalefeti besleyen daimi mücadeleler ve çeşitli reddetme eylemlerinde gücümüzü birleştirerek, net bir pozisyon oluşturmak ve ulusötesi bir barış siyasetinin uygulanması için kolektif olarak çalışmak her zamankinden daha acildir.

Ukrayna’daki savaşın en başından beri, savaşa karşı güçlü, ulusötesi bir hareketin eksikliğine tanık olduk. İsrail’in Gazze’deki kör intikamının ve ölüm ve etnik temizlik politikalarının ilk haftalarında, ateşkes talebiyle dünya sokaklarında kitlesel protesto gösterileri düzenleyen insanlar bizi harekete geçirdi. Militarist vahşete karşı bu kitlesel ve spontane muhalefet çok önemli olmakla beraber, insani duyguların ötesinde, artık ezilmek ve sömürülmek istemeyen çok sayıda öznellik, işçi, göçmen, kadın ve LGBTİ+ tarafından dile getirilen bir adalet talebini ifade etmektedir. Ancak, savaşa ve onun yeniden üretimine karşı mücadele etmek istiyorsak katliamları kınamak yeterli değildir. Bu nedenle ulusötesi bağlantılarımızı güçlendirerek Filistin için özgürlük talebini ve acil ateşkes çağrısını desteklemeliyiz. IDF’nin Gazze’de gerçekleştirdiği vahşeti ne 75 yıllık işgalin bir devamı ne de Hamas’ın saldırıları sırasında işlenenleri Filistin Direnişinin kaçınılmaz bir devamı olarak görmeliyiz. Üçüncü dünya savaşı senaryosu Filistin, Ukrayna ve Yemen’i birbirine bağlamaktadır ve birçok yerel savaşın toplamından daha fazlasıdır: Filistin’de olanlar, uzun süreli sömürgeci baskı deneyiminin ötesinde yeniden şekillenmektedir. İsrail’de savaş karşıtı direnişçilerle ve öldürülen, sömürülen ve ezilen Filistinlilerle dayanışmamızı, milliyetçiliğe, devlet politikalarına ya da otoriter dini projelere indirgemeden, ırkçılığa, sömürüye ve ataerkilliğe karşı kolektif mücadelelerin gücüyle beslenen, savaşa karşı daha güçlü, ulusötesi bir muhalefetin parçası olarak yeniden şekillendirmek bizim elimizde.

Henüz savaşa karşı geniş bir hareket görmesek de, savaşı reddetme eylemleri yaygınlaşıyor. Filistin’de derhal ateşkes sağlanması talebi, 25 Kasım’da İtalya’da patriyarkal ve erkek şiddetine karşı düzenlenen büyük feminist gösteri sırasında yankı buldu. Rusya’daki asker anneleri ve eşleri, zenginler kolay bir şekilde kaçarken erkek akrabalarını bitmek bilmeyen bir savaşta ölmeyi kabul etmeye zorlayan yoksulluğu kınayarak hükümetin baskısına meydan okuyor. ABD/Meksika sınırında yürüyen Latin Amerikalı göçmenler, ABD hükümeti’nin Ukrayna ordusuna silah yardımı karşılığında bu sınırın daha güçlü bir şekilde militarize edilmesini talep eden cumhuriyetçi muhalefet tarafından hayatlarının ticarileştirilmesini fiilen reddediyorlar. Fransa’da yeni oylanan ırkçı göç yasasına karşı yapılan protestolar, Fransız hükümetinin Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarına verdiği destek nedeniyle her yerde İslam karşıtı havayı da besledi ve savaş karşıtlığıyla birleşti. Savaşın yol açtığı yakıt ve birincil kaynak fiyatlarındaki artışın enflasyon üzerindeki etkilerine karşı, daha iyi ücretler için yapılan grevler ulusötesi bir barış siyasetinin tohumlarını barındırmaktadır.

Ancak bu proje, önümüzde duran derin çelişkilerle kolektif olarak yüzleşebileceğimiz tartışma alanları gerektirmektedir. Ukrayna’daki yeni seferberlik yasasından sonra, giderek artan sayıda erkek kaçıyor ya da saklanıyor. Rusya’da da firar, savaşın kitlesel bir reddi olarak karsimiza cıkıyor, ancak baskıdan ve zorla askere alınmaktan kaçınmak için gizli bir hareket olarak kalmaktadır; Estonya gibi bazı Batı ülkeleri ise seferberliğe tabi olan mültecileri Ukrayna’ya iade etmeye hazır olduklarını beyan ettiler. Ukrayna’ya komşu tüm ülkelerde savaş korkusu, işçi sınıfı arasında NATO politikalarına ya da militarizasyona geniş bir destek sağlıyor. Bu destek faşist hükümetler tarafından da verilirken (Batı cephesinin bir parçası olarak uluslararası bir meşruiyet elde etmek için), silahlanma yarışına karşı muhalefet genellikle aşırı sağ partiler tarafından dile getirilirken, bu partilerin itirazları – Almanya’daki kitlesel gösterilerde olduğu gibi – her zaman savaşa karşı açık bir muhalefeti ifade etmemektedir. Siyasi yelpazenin diğer ucunda da sağa doğru bir kayma yaşanıyor: “demokratik” güçler militarizmi kaçınılmaz bir tercih olarak benimserken, ulusal güvenlik adına ırkçı politikaları savunuyor; otoriter ve baskıcı rejimler kendilerini gelişmekte olan “çok kutuplu” dünyanın liderleri olarak sunarken, solun bazı kesimleri zalim, otoriter ve gerici güç ve rejimlerin “Batı emperyalizmine” karşı ilerici bir direnişi temsil ettiğini savunuyor. Bir yıl önce “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diye haykıran İranlı kadınları destekleyenlerin çoğu şimdi sözde Direniş Ekseni’ni destekliyor ve böylece kapitalizme rakip olmayan ve ataerkilliği projelerinin temeli haline getiren bir siyasal İslam’ı meşrulaştırıyor.

Milliyetçilik, ister Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, ister Batı, isterse de İsrail Devleti’nin Filistinlilere karşı uyguladığı dayanılmaz etnik temizlik olsun, baskının sona ermesi için mücadele edenlerin dili haline geldi. Tüm milliyetçiliklerin dışlayıcı ve baskıcı olduğunu bildiğimizden, insanların milliyetleri nedeniyle sömürülmesine ve ezilmesine karşı kesin bir duruş sergiliyoruz. Ulusötesi bir barış politikası inşa etmek için tüm bu çelişkilerle yüzleşmeliyiz: İranlı feministlerin açıkça ifade ettiği gibi, ulusal cepheler arasında seçim yaparak kolektif bir kurtuluş peşinde koşmayacağız, tek şansımızın “kötü ve daha kötü” arasında seçim yapmak olmasını reddediyoruz. Ulusötesi bir barış siyaseti, savaş mantığının bir parçası olarak savaşan cephelerin dayatılmasını reddederek ve kendi tarafımızı örgütleyerek başlar: savaş cephelerinin ötesine geçen ve savaş mantığınaa meydan okuyan işçilerle, kadınlarla, queer insanlar ve  göçmenlerle birlikte.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin hemen ardından açıkça ifade ettiğimiz gibi, savaş, mücadele olanaklarımızı sınırlandırmakta ve sonuçlarını savaş alanlarının ötesine taşımaktadır. İklim için adalet hareketleri ve çevreciler giderek daha fazla baskı altına alınıyor; savaş ve militarizm ataerkilliği pekiştiriyor ve ataerkil toplumlar kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik şiddetin normalleştirildiği bir kültürü güçlendiriyor. Avrupa Birliği’nin sıradan anlaşmazlıkları, göçmenlere karşı savaş söz konusu olduğunda ortadan kalkmaktadır. Ulusötesi bir barış siyaseti uygulayabilmek için işçilere, kadınlara ve göçmenlere yönelik saldırıların savaşın yan etkileri değil, devam etmekte olan dünya savaşının gündelik gerçekliği olduğunu ve buna karşı mücadele etmemiz gerektiğini kabul etmeliyiz.

Bu nedenle 24 Şubat’ta, savaşın farklı cephelerinden gelen seslerin yanı sıra savaşın sonuçlarının farkında olarak savaşa karşı tavır alanların da konuşabileceği çevrimici bir toplantı düzenleyeceğiz. Sınıf mücadelesi örgütleri ve toplumsal hareketlerle birlikte, çeşitli savaş cephelerinden savaşa karşı direnenler ve asker kaçaklarıyla birlikte, feministler, göçmenler, güvencesiz işçiler ve çevre aktivistleriyle birlikte, kapitalist ölüm ve umutsuzluk makinesine karşı özerk bir savaş karşıtı hareket yaratmayı hedefliyoruz. Bu etkinliğin hem gerçekleşecek tüm eylemlerde savaşa karşı ses çıkarılmasını desteklememiz gerektiğini hem de 8 Mart eylemelrine doğru bir köprü görevi görmesini umuyoruz. Bu vesileyle, 8 Mart protestolarının yasaklandığı Kazakistan’daki yoldaşlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.